YİRMİ BEŞ KURUŞ için (ÖYKÜ)
Yirmi Beş Kuruş İçin… (Öykü)
Can, o
sabah hayatının en küçük hatasını yapacağını bilmiyordu. Yirmi beş kuruş, her
şeyine mal olacaktı. Gecenin sıcağı, İzmir’in dinmeyen esintisiyle pencereden
içeriye hızla girmekteydi ve o yine uyuyakaldı.
Sabah güneşi
İzmir’i kavurduğunda, ter içinde uyandı. Çukurda kalan semtler yanıyordu;
tepelerdekiler serin miydi acaba? İçindeki çukura kızdı, aslında gücü yetmediği
için çukurdaki semtlerden ev aldığı için kendine kızgındı.
Yandaki
metal para öbeğine bakıp iç geçirdi. Can’ın günlerdir ertelediği bu metal
paraları ayıklayıp markete götürme işi gözünde büyüyordu. Daha sınava bir yıl
var diye her şeyi erteleyen öğrenciler gibi, az daha biriksin sonra götürürüm
diye iç geçirdi. Çayı demleyip, dışarıya ekmek ve gazete almaya çıktı. Hafta
sonu gazete almayı bir türlü bırakamamıştı.
Evde
olan onca teknolojik cihaza rağmen, her pazar gazetesini almazsa, ölüm
döşeğindeki davaya ihanet, kaybettiği arkadaşlarını sırttan vurmak gibi düşünüp
kendine kızıyordu. Eski arkadaşları şimdi onun bu “dava”ya bağlılığını,
törelere sahip çıkma kaygısını, dalga konusu yapıyor muydu? Belki de
haklılardı. Ortada ne dava kalmıştı ne de dürüst bir mücadele…
Sadece
gazete almakla ölçtüğü bir sadakat miydi bu?
Alayının
canı cehenneme bu benim öyküm değil diye iç geçirip dudaklarının kenarlarını
ovuşturdu.
E
pekiyi, ölüm döşeğindeki davayı, ölünce kim gömecekti? Bunca yalancı
peygamberin fenomenin, sahtekârın, fink attığı, zombileşmişler mi gömecekti
cenazeyi?
Kabre
birinin girmesi gerekliydi. Ölenin kabrine ya onu en çok seven ya da kimse
kalmayınca sorumluluğu hisseden kişi girerdi.
Pazar
sabahları fırında dükkânın dışına doğru sıra oluyordu. Tezgâha ulaşması on
dakikayı buldu. Can’ın aklı çaymatikte kaynayan çaydaydı. Geçen ay bin liranın
üzerinde gelen elektrik faturasını düşününce midesinde inceden bir yanma
hissetti. Her ay gitgide daha fazla yetişemez haldeydi, komodinin üstündeki
bozuk paraları düşündü. Bir normal ve bir ekşi mayalı ekmek istedi.
Ekşi
mayalı ekmeği keseyim mi diye soran fırıncı kıza, evet dedi ve cebindeki büyük
paralardan verdi. Fırıncı bozuk para olup olmadığını sorduğunda, yok deyip
kendi içinde tartışmaya devam etti. Pes eden, birbirini görünce kaçan,
birbirinden nefret eden arkadaşlarını düşündü.
Hayat
devam ediyordu. Akış, devamsızlıktan sınıfta kalmazdı. Dünya değişmiş, insanlar
değişmiş, doğa değişmiş, dereler, göller kurumuş, insan ilişkileri değişmiş,
insanlar uygulamadan hayatının aşkını arar hale gelmiş, videolardan hayatı
tanımaya çalışan gençlerin kafaları ıvır zıvırla, hayatları ise yalnızlıkla
dolu hale gelmişti. Video canlı yayınında delirenlerle dijitalde toplanan
arkadaşlık eden binlerce genç insan…
Can,
yolun köşesindeki kahvede sessizce oturup olan biteni dehşetle izleyen
ihtiyarla göz göze gelince elindeki gazetesini adı görünecek şekilde koltuk
altına kıstırdı. Gülüşüyle sivri köpek dişlerini gösterdiği, sahtelik dolu bir
kafa selamı verdi.
İhtiyar
bak, biz buralardayız. Kimin kimsen kalmadı, kahvede boşluğa bakan bir hayat
katili oldun. Oğlun kızın, ölse de mirasını yesek diye ellerini ovuşturmakta.
İhtiyarlar
filmin sonunu bildiklerinden, dünyayı cehenneme çevirirken, gençler ekranlarda
delirdi, dijital yalnızlıkla avundu. Can ise bozuk paralarıyla belki bu ay yine
kafa kafaya kalırız umudundaydı.
Aidatı
yatırıp yatırmadığını kendi kendine mırıldandı, telefona baktı, yazışmalarda
yönetici görünmüyordu. Kahvaltıdan sonra banka hesap hareketlerine bakıp emin
olmalıydı. Fazladan yatırsa kimse onu uyarmazdı, bunu mükerrer yatırmışsınız,
geri yolluyoruz demezlerdi. Herkesin gözü herkesin kazancındaydı. Atölyede öğle
yemeğinde yemekhanede yemek alırken, birbirinin tabağındaki yemeğin az mı çok
mu olduğunu izleyen işçileri hatırladı. Gülümseyip, dünyanın konusu ve kanunu
bu diye hayıflandı. Ha az ha çok, ne yani tabağa yarım kaşık çorba koyulsa
kaşıkla alıp kendi tabağına mı boşaltacaksın?
Can,
kahvaltıyı hazırlayıp ev ahalisini uyandırdı. Kahvaltı yaparlarken eşi yatağın
kıyısında bekleyip duran bozuk paraları ne yapacağını sorduğunda, bugün çözeceğini
söyledi. Daha önceki bozuk paraları boş sakız kaplarında saklamıştı. Tekrar
öyle yapabilirdi.
Bir
alternatif olarak; pazara gitmeden paraları bütünleştirip giderse hiç değilse
atıl bekleyen parayı kullanmış olurdu. Bu enflasyonist ortamda en azından
atıllardan kurtulmak akıllıcaydı. Eşi kütüphanedeki prizin bozuk olduğunu,
geçen gün ütüyü takarken prizden çıtırtı ve ışık geldiğini söyledi. Can, yine
masraf çıktı diye hayıflandı. Kahvaltıdan sonra, pazara gitmeden önce şu işi
artık bitirmeliyim deyip; kütüphanesindeki masaya paraları yayıp tek tek
sınıflandırmaya başladı.
Can,
birlikleri, elli kuruşları, yirmi beş kuruşları tek tek ayırdı. Elli sekiz tane
birlik, on dört tane elli kuruşluk vardı. Sekiz tane de yirmi beş kuruş. Yirmi
beş kuruşları tam torbaya koyacakken yere döküldü. Can hızla sandalyeden kalkıp
her yere saçılan kuruşları toplamak için yere eğildi. Hepsini aldığını sanıp
tekrar topladıklarını saydı, bir tane eksik vardı. Tekrar masanın altına eğilip
baktı. Masanın altında beşli prizin bitişiğinde yirmi beş kuruşu duruyordu.
Mutlak
inanç ve güvenle elini uzattığında, parmağı metale değdiği an, vücudu bir anda
katılaştı. Gözleri kararırken son bir şey daha gördü: Prizdeki gevşek kablonun
altında, kaybettiğini sandığı diğer yirmi beş kuruşlar duruyordu. Ölmeden
önceki son düşüncesi, aidatı yatırıp yatırmadığını hatırlamamasına üzülmek
oldu.
22.Haziran.2025
Bornova-İZMİR
